09.11.2018 Vezirköprü'nün Sanal Alemde Adresi

Vezirköprü Tarihi

TARİH ÖNCESİ VEZİRKÖPRÜ
Vezirköprü tarihi, insanoğlunun yeryüzündeki serüveni kadar eskidir. Yörenin bereketli Kızılırmak havzası ve zengin yerel su ağları ile örülü olması, çağlar boyunca insan yerleşimi için uygun bir zemin oluşturmuştur. Yakın zamana değin Vezirköprü tarihi, Hititlerle başlatılagelmiştir. Ancak son zamanlarda elde edilen bulgular ışığında, bu tarihi daha da geriye rahatlıkla götürebiliyoruz.

Dünya, yaşadığı uzun buzul çağını bitirmiş, iklimin değişmeye başlamasıyla beraber, bu zamana değin yalnızca doğal gereçlerle avcılık ve toplayıcılık yapan insanoğlu rahat bir nefes almıştı. 20 – 30 kişilik populasyonlarla, şimdi daha az yer değiştiriyor, beslenme problemi yaşamadan gittiği yerde daha uzun zaman kalabiliyordu. M.Ö 8000 yılından başlayıp, M.Ö 5500 yılına değin 2500 yıl süren Neolitik dönem tam anlamıyla devrimler çağıydı.

İnsanoğlunun madeni (bakırı) keşfetmesiyle neolitik dönem sona eriyor ve yeni bir çağ başlıyordu: Kalkolitik Dönem. (M.Ö 5500 – M.Ö 3000 ) İşte tam da bu dönemde, günümüzden yaklaşık 7.500 yıl önce ilçemizin bugünkü yerleşim yerine çok yakın olan Adatepe’de yerleşildiğine ilişkin izler görüyoruz.

İLK YERLEŞİM ADATEPE’DE

Bu tepe, herhangi bir dağ ya da tepe silsilesine dahil olmayan, yekpare kayadan oluşuyordu ve savunması kolaydı. Toplam 1500 dönümlük tepenin 400 dönümlük taraçasının etrafı basit bir surla çevrildi. Olasılıkla güney-doğu yönünden “kapılık” bırakıldı. Neolitikten Kalkolitik sürecine giren çağcılları gibi, basit yöntemlerle toprak işlediler. (Tahıl ya da çeşitli bitki köklerini öğütme gibi işlemlerden geçirerek bir yemek kültürü oluşturdukları yargısına da, alanda bulunan öğütme ve dövme taşlarından anlıyoruz.)

Neolitik dönemi devrimlerinden olan mülkiyet kavramının gelişmesiyle beraber, topraklarını paylaştılar. Kendilerini yakın düşmanlarından ve yabanıl hayvanlardan korumak ve avladıkları hayvanların etlerini işlemek için çakmaktaşından (sleks) kesici, kazıyıcılar ok ve mızrak uçları; araştırmalarımızda Akçay’dan getirilen koyu yeşil renkli sert bir taştan (belki diorit ) el baltaları yaptılar. M.Ö 5500’lü yıllardan başlayıp 2500 yıl süren kalkolitik dönemin hemen hemen tüm izlerini barındıran Adatepe, yine bu dönemde gelişen tapım olgusunu da tanık oluyor. Neredeyse dairesel bir yerleşim yeri olan bu doğal “kale”nin tam ortasında bir de tapınak formu mevcuttur. ( Kimilerine göre ise bu yapı bir tümülüstür.) Yerleşim yerleri ve tarım alanları bu formun etrafında merkezden dışarıya doğru dairesel genişleyerek serpişmiştir. Adatepe doğal bir kale olduğundan, hemen her dönem önemli bir yerleşke olmuştur. Muhtemelen maden üretimi de gerçekleştirilmiştir. Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında bunu destekleyen maden ve cüruf kalıntılarına rastlanmıştır.
Maden kullanımıyla gelişen ve kendine güveni artan yöre sakinlerinin Tunç Çağı boyunca (3000 – 1200) tepenin kuzey-doğu eteklerinde yeni bir yerleşke oluşturduğuna tanık oluyoruz. Şimdiki Adatepe yerleşiminin hemen kıyısındaki “Tepecik” te Alman Arkeolog Rainer Czichon ve arkadaşlarının yaptığı yüzey araştırmalarının yayımlanmamış sonucuna göre “Tepecik” önemli bir dokuma merkeziydi. Olasılıkla ilkel ticaret yolları (ki, bunların bölge için en önemlisi Çorum-Merzifon-Havza-Vezirköprü-Oymaağaç doğal yoludur. Bu yol ayrıca en eski ticaret yollarından Asur-Kaniş-Zalpa yolunun da doğal uzantısıdır.) aracılığıyla önemli oranda dokuma ticareti yapılmıştır.

ARKEOLOJİ DÜNYASINI PEŞİNDEN SÜRÜKLEYEN ŞEHİR: NERİK…

Bugün bile Anadolulu mu yoksa Anadolu’ya Avrupa’dan ya da Kafkasya’dan mı geldikleri tartışma konusu olan Hititler, Kızılırmak yayı içerisinde önemli bir uygarlık kurmuşlardı. M.Ö 2000’li yıllarda Asur Ticaret Kolonilerinin ekonomik etkinlikleriyle palazlanan yerel beylerden bazıları, çevreleriyle anlaşmalar yapmaya başladılar. Bu anlaşmalardan en başarılısını kuşkusuz Kuşşara kralı Pithana ve oğlu Anitta yapmıştır. Başkentlerini bugünkü Kayseri sınırları içerisindeki Kaneş’e taşıyarak, önemli bir siyasi başarı sağladılar. Bu sırada tarihler M.Ö 1750’leri gösteriyordu. Çiviyazısı kullanan Hititlerin dili bir türlü çözülemiyordu. Ta ki 24 Kasım 1915 tarihinde B. Hrozny’nin Berlin’de Önasya Kurumu üyelerine verdiği konferansa değin… Hrozny’e göre Hititçe, Hint – Avrupa dil ailesinin ölü bir üyesiydi. Bu tarihten sonra Hititler daha hızlı çözümlenir oldu. Hititlerin özenle oluşturdukları arşivlerde bulunan tabletlerden yola çıkarak, önemli şehirlerinin yerleri bir bir belirlendi, bu bilgiler ışığında birçok Hitit coğrafyası haritası yayımlandı.

Ancak bunların hiçbirinde Vezirköprü yer almıyordu. 1972 yılının Ağustos ve Eylül aylarında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. U. Bahadır Alkım’ın idaresinde Türk Tarih Kurumu, Milli Eğitim Bakanlığı ve İstanbul Üniversitesi adına, Orta Karadeniz’de gerçekleştirilen yüzey araştırmalarında bu ekibin yolu Vezirköprü’ye düştü. Bu ekipte halen İkiztepe Kazı Başkanlığını yürüten Prof. Dr Önder Bilgi de vardı. Daha önce T:Özgüç’ün (1941), J.A. Dengate’nin (1971), J.C Macqueen’in (1980) gördüğü Oymaağaç’ta yüzey araştırması yapan Alkım, önemli izlenimlerle ayrıldı Vezirköprü’den. İlçemizin yerel tarih araştırmacısı merhum Şakir Atıcı’nın anlattığına göre; Alkım, Oymaağaç Höyük Tepe’yi kazmak istediğini de fısıldadı. Atıcı’ya göre, Vezirköprü’den yeni dönen Bahadır Alkım’a Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bir Hitit tableti getirildi. Tablette Zalpa şehrinin adı ve yeri zikredilmektedir. Bunun üzerine Oymaağaç’la ilgilenmeyi bırakan Alkım, çalışmasını İkiztepe’ye kaydırır. İkiztepe Kazısı Bahadır Alkım’ın öğrencilerinden Önder Bilgi tarafından halen yürütülmektedir. Önder Bilgi, yıllardır Samsun yöresinde çalışmaktadır ve Vezirköprü’de de çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlamda Oymağaç Höyük Tepe’nin topografik ilk haritasını da çıkaran kişidir. Bu tarihten sonra bazı bilim insanları Oymaağaç Höyük Tepe ile ilgilendilerse de; hiçbirisi Ağustos 2005’te Önder Bilgi’nin önerisi ile Oymaağaç’a gelen Alman Arkeolog Rainer Czichon kadar ciddi olmamıştı. Botanikçisinden jeologuna değin kalabalık bir bilim insanı grubu ile Oymaağaç’a gelen Rainer Czichon, höyükte çok önemli buluntular ele geçirmiştir. (Bu zamana değin Hititler hakkında bilinmeyenlerin de aydınlanacağını düşündüğümüz buluntuları sitemizdeki Rainer Czichon’un kazı raporunda görebilirsiniz.) Olasıdır ki, 2006 yazından itibaren arkeoloji tarihi Vezirköprü’den çok şey öğrenecektir.

CLAUDİUS’UN ADINI VERDİĞİ ŞEHİR

Roma generali Lucullus’un Vezirköprü’yü de içine alan genişçe bir bölgeyi işgal ettiği bilinmektedir. Roma Dönemindeki Vezirköprü, kuşkusuz zengin bir kentti. Neredeyse bu günkü yerleşim yeri ile aynı yerde oturan kentin mezarlığı bile bu günkü Yeni mahalle mezarlığı ile aynı yerdeydi. Zengin bir yerleşim yeri olan yukarı şehir, bugünkü Cumhuriyet mahallesi ile örtüşüyordu ve zengin köşkleriyle bezeli, bakımlı bir kentti. Bu dönemdeki adı Andrapa ya da Neoclaudiopolis olmalıdır. MS 41-54 yılları arasında Roma İmparatoru olan Claudius tarafından planlı bir kent olarak inşa edilmiştir. Bu tarihlerden itibaren sürekli gelişen kent; İmparator Antoninus Pius döneminde en parlak günlerini yaşmıştır. Bu döneme ilişkin buluntuların lüks tüketime yönelik olması bunun en iyi örneğidir. Roma İmparatorluğunun M.S 385 yılında Doğu ve Batı diye ayrılmasıyla Bizans toprağı olan Vezirköprü, Roma dönemindeki görkemini halâ sürdürüyordu. Bizanslılar zamanında Fezimon ve Teokliopolis adlarıyla anılmıştır

Büyük Selçuklu Devleti ve Bizanslılar arasında geçen mücadeleler sırasında tekrar tahrip olan şehir Malazgirt muharebesinden sonra Danişmendlilerin eline geçmiş, Selçuklu Sultanı Mesud’un şehri Danişmendlilerden almasından sonra Sultan Mesud tarafından 1160 yılında Gedekara kasabası adıyla yeniden kurulmuştur. Tarih boyunca bir çok olaylara sahne olan ve zaman zaman yıkılıp yeniden kurulan kasaba Köprülü Mehmet Paşa zamanında bugünkü halini alarak Vezirköprü ismini aldı.

Evliya Çelebi’ye göre Vezirköprü o zamanlar şehzade ve paşaların sayfiye yeri halinde idi. Vezirköprü ilçesi daha sonra Celali çeteleri tarafından tahrip edilmiş, şehri sık sık basan eşkıya çetelerinden korunmak için halk Taşkale ve Toprakkale isimleri verdikleri kaleleri yaparak sığınmışlardır. Bu kalelerin yerinde bu gün mahalleler kurulmuştur. Köprülü Mehmet Paşa’nın tamirleriyle ayağa kalkan şehir, idari bakımdan Sivas Beylerbeyliğine bağlı Amasya Mutasarrıflığı içinde iken 1925 yılına kadar Amasya’ya bağlı bir ilçeydi. 1925 yılından itibaren ise Samsun iline bağlı ilçe merkezi haline gelmiştir.

Facebooktwittergoogle_pluspinterestlinkedin